Eyl 24 2008
Kamil bir mürşide bağlanmak gerekli midir?
İnsanın manevi yolculuğa çıkmadan önce bir mürşid araması gerekir.Sâlik, tasavvuf imamlarından, nasihati kendisini etkileyeceği, sohbetinde yetişeceği bir mürşid arar. Bu arayışında nefsinin ve halkın tüm arzularım bir kenara bırakır, yalnız arayıp tabi olduğu şahsın hükmünce gitmeği amaçlar. O arayıp bulduğu hekim (imam, mürşid’i kâmil), buna nazar ederek hastalığının sebebini bilir devasını da ona gösterir. Böylece derdine derman bulur, yüce Allah Teâlâ’nın izniyle iyileşir. Şayet mürşide, (dünya) sebeplerinden bir şey için gitmiş ise, boş yere vaktini zayi etmiştir, ona hekimin sözü tesit etmez. Ebu Yezid-i Bestamî kuddise sırruhu’l-azîz şöyle demiş:
“Sen hiçbir şeysiz ol ki, her şey senin için olsun.” [1]
Maraşi Ahmed Tahir kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri buyurdu ki;
“Her müridin bir mürşidi vardır. Mürşitsiz mürid olmaz. Her mürid dünyaya iki defa doğar. Birinci doğuş ana rahminden gelmekte, ikinci doğuş mürşide mülâki olmaktır.” [2]
Nakşibendiyye tarîkatında Abdûlhâlîk Gucdevânî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz tarafından konulan on bir prensipten biri olan “Sefer der-vatan” ın bir anlamı da mürşid aramak için yolculuğa çıkmak demektir. Bu konuda üç türlü hal vardır.
—Bir mürşide bağlanmadan nefsinin şerrinden kurtulamayacak ve harama düşecek kimseler için, farz;
—Manevi derecesinin yükselmesine yardımcı olacak kimseler için müstehab;
—İntisap kendilerine bir şey kazandırmayacak olanlar için mubahtır.
Her terbiyede olduğu gibi, mürşide bağlanmadan tasavvufi bir hayatın gerçekleşmesi mümkün olmaz. Tasavvufi hayata giren kimse de, bu yoldan geçmiş ve sonuç almış olan kimseden, elinde kitaplar, eserler ve bilgiler bulunan kimseye nazaran, daha çok istifade eder. Çünkü tasavvuf nazari bir ilim değil, tatbiki bir ilimdir. Mürşide bağlanmayan kişi, böyle bir yolda önemli bir rehberden mahrum olarak yola çıkmış demektir.
Ebu Bekir Şiblî kuddise sırruhu’l-azîz buyur ki;
“Vasıtasız olarak Allah Teâlâ ile oturmak güçtür.” [3]
Mesela; bir kişi geceleyin bir şehre girmek isterse, yolu bilmezse, yol üzerinde haydutlar olduğu bildirilse veya bilse, iki şeye muhtaç olur.
Biri fener, ikincisi rehber’dir.[4]
Buna göre nefis yolunda; fener esaslar, yol usul, rehber yol gösteren dir. Terbiyede gideceği şehirde hakikât şehri yani insan olmanın sırrına kavuşmaktır.
Eğer feneri olsa, rehberi olmazsa isteğine kavuşamaz. Fenersiz gidecek olursa bu sefer de yolunu kaybedip telef olur. Rehberi olsa feneri bulunmazsa, rehberini göremez yolu kaybeder.
Mürşidin nefes ateşinden, telkin çakmağı ile talibin kalbin kavına bir kıvılcım yetişmezse veya büyüklerin billur nazarına talip kendini tam teslim ile gelmezse emeği hebadır. Her ne kadar çalışsa da boştur. Ol ateşi bulup ciğerini pişiremez. Nitekim yönün ocağa dönmeyen her ne kadar üfürse ocağı yakamaz ve yemek pişirmez.[5]
Eğer bu yola giren hakikî üstada yolu uğramazsa, o zamanda hak olana ulaşması da mümkün değildir.[6] Çünkü şeytanın ve nefsin hak yolundan görünüp azdırmaları çok olmaktadır.[7] İnsan terbiye edilmeden önce şeytanın ve nefsin yönlendirmelerine karşı istekli olduğundan hataya düşme ihtimalleri çok olmaktadır. Çünkü dış âlemdeki kötülüklerin bir benzeri insanın içinde de bulunmaktadır.
[Cenâb-ı Allah Teâlâ buyurur: “Rabbinize yönelin”[8] yani Rabbinize bey’at edin demektir. “Ve O’na ulaşmaya yol arayın.”[9] Yani Hakk’a ulaştırıcı isteyin demektir. Hakk’a ulaştırıcı olan mürşidi kâmildir. Yani mürşidi kâmile bey’at ediniz, ona bağlanınız, o sizi Hakk’a ulaştırır, demektir.
“Ve doğrusu Allah dilediğini saptırır ve kendisine yöneleni doğru yola eriştirir. Onlar inanmışlar, kalpleri Allah Teâlâ’yı anmakla huzura kavuşmuştur. Dikkat edin, kalpler ancak Allah Teâlâ’yı anmakla huzura kavuşur.” [10] Allah Teâlâ murat ettiği kimseyi dalâlette bırakır ve kendine bağlanan yani bey’at edenlere hidayet eder. O hidayet bulanlar bey’at ehli olup imana gelen ve Allah Teâlâ’nın zikri ile kalpleri huzura kavuşan âşıklardır. Batın manası demektir ki; “Bey’at edip zikir ehli olan âşıklara Allah Teâlâ hidayet eder. Hidayetten murat Hakk’ın cezbesidir yani bir kimse bey’at edip zikir ehli olursa Allah Teâlâ onun gönlüne kendi tarafından bir cezbe bırakır, o cezbe ile Hakk’a ulaşır. Kalbi huzur bulur. Çünkü Hakk’a ulaşmadıkça kalp huzur bulmaz. Nitekim Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem
“Allah’a ulaşmadıkça müminler için huzur yoktur” [11]buyurdu.
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle dedi:
“Kur’ân’ın bazı âyetleri, bazı âyetlerini tefsir eder.” Yani Kur’ân’ın bazı yerleri, diğer yerlerini tefsir eder. “Ey Muhammed, şüphesiz sana baş eğerek ellerini verenler, Allah Teâlâ’ya baş eğip el vermiş sayılırlar. Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir.” [12] Ve “Ey Muhammed, Allah müminlerden, ağaç altında sana baş eğerek el verirken yemin olsun ki, hoşnut olmuştur.” [13] Yani, ey Muhammed, şu kimseler ki, sana bey’at ettiler, onların elleri üzerindeki el, Allah Teâlâ’nın elidir, kudretidir ve yine ey Muhammed, Allah Teâlâ inananlardan razı oldu. Çünkü onlar sana bey’at ettiler, diye rızasının bey’atta olduğunu bildirdi. Ve kadınlar hakkında
“Ey nebi, inanmış kadınlar, Allah Teâlâ’ya hiç bir ortak koşmamak şartıyla sana bey’at etmek üzere geldikleri zaman, onları kabul et, onlara Allah Teâlâ’dan bağışlanma dile.” [14] Buyurdu. Yani ey Muhammed, kadınlar sana bey’at etmeye geldikleri zaman, onlara bey’at verip tevbe ettir ki, Allah Teâlâ’ya ortak koşmasınlar, buyurdu.
Şimdi bu ayetlerden anlaşıldı ki, Allah Teâlâ’nın rızası bey’atta imiş. Bey’at etmeyip şeriat makamında kendiliğinden bin yıl ibadet etsen, olgunluğa ulaşamayıp tarîkat, marifet ve hakikât sırlarından mahrum kalıp nefsini ve Rabbini bilemezsin. ][15]
[1]—Ebu Abdurrahman Sülemî, Risâleler, trc. Süleyman ATEŞ, Ankara, 1981, s. 7
[2]—KÜÇÜK, a.g.e., s. 57
[3]—Tezkiretü’l-Evliya s. 666
[4]—Rehber konusunda beyinin çalışması hakkında şu olayın unutulmaması gerekir.
“Beynimiz sadece mümkün olduğuna inandığımızı gösterecek şekilde çalışır. Örnekleri daha önce içimizde var olanlarla şartlanma yollu eşleştiririz. Doğru olduğuna inandığım harika bir hikâyeye göre Kızılderililer Karayip Adalarındaki yerli Amerikan Kızılderiler Columbus’un gemilerinin yanaştığını gördükleri zaman onları hiçbir şekilde görememiş. Çünkü daha önce gördükleri hiçbir şeye benzemiyormuş görememişler. Columbus’un donanması Karayiplere vardığı zaman hiçbir yerli gemileri göremedi ufukta var olmalarına rağmen. Gemileri göremeyişlerinin nedeni beyinlerinde yelkenlilerin var olduğuna dair bir bilgi ya da deneyim bulunmamasıydı. Bu yüzden bakan, okyanusta dalgalanmalar olduğunu fark eder. Fakat hiç gemi görmez. Sonuca ne sebep oluyor diye merak etmeye başlar. Böylece her gün çıkıp bakar bakar ve bakar. Ve belli bir zaman sonra gemileri görebilir. Ve bir kez gemileri gördüğü zaman gemilerin orada var olduğunu herkese anlatır. Çünkü herkes ona inanmıştır ve güvenmiştir onlar da görürler.” (Kuantum Fizik Belgeseli)
Onun için bilgiyi verenin bulunması ile gerçek hakkındaki doğruya tam olarak ulaşabiliriz. Rasüllerin gelmesi bunu en güzel şekilde açıklar.
[5]—Arif, Hüseyin, Yunus Emre, İstanbul, 1977 s.52
[6]—Onun için terbiye yolunda önderlere ihtiyaç vardır. İhtiyacın sırrını bilmeyenler, “Allah Teâlâ insanı kimseye muhtaç etmesin” diye dua ederler. Hâlbuki bu âlemde ihtiyaçsız kimse bulunmaz. Büyük bir ayet olan insan dahi ana ve babaya muhtaç olarak yaratılmıştır. Bu nedenle öğrenci öğretmene, öğretmen öğrenciye, Efendi hizmetkâra, hizmetkâr Efendiye muhtaçtır. Öğrenci olmasa öğretmen kimi irşat edebilir. Yaratılmış şeyler için ne gerekli ise, onu Allah Teâlâ yaratmıştır.
[7]— “Uzlete çekilmiş bir kimse, dışarıda davullar ile asker çağrıldığını işitmiş. Nefsi ona: “Kalk, ne duruyorsun? Din uğrunda harbe git… Ya gazi olursun ya şehit!” demiş. Nefsinin bu teşvikine karşı bu zat:
“Ey nefsim, hayır için beni teşvik etmezsin. Bu işten maksadın nedir?” diye sorunca, nefsi:
“Eğer muharebede ölürsen, ölüm bir keredir, kurtulurum. Çünkü sen beni her an yerden yere vurmakla durmadan öldürüyorsun!” demiş.”(Ken’an Rifâî, a.g.e. s. 23)
[8]—Zümer, 54
[9]—Mâide, 35
[10]—Ra’d, 27–28
[11]—Keşfü’l Hafâ, C. I, s. 362
[12]—Fetih, 10
[13]—Fetih, 18
[14]—Mümtahine, 12
[15]—Selim Divane, Ariflerin Delili Müşkillerinin Anahtarı, M. TATCI-H.ÇELTİK, Ank, 2004, s.33
Etiketler: _TASAVVUF_, bestami, mürşid, Beyazıd-ı Bestâmi, manevi, _TASAVVUF_, beyat, şeyh